...

Happy Mondays | Richard Reeves (Kitap)

Mutlu Pazartesiler, çalışmanın aslında kişileri nasıl mutlu eden bir olgu olduğunu hatırlatıyor. Kitaba göre çalışmanın kötü bir şey olduğu, yorgunluk getireceği, çalışmaya ayrılan zaman diliminin kişinin hobilerine ve ailesine zaman ayırmasının önündeki en büyük engel olduğu gibi birtakım olumsuzluklar bize dayatılmaktadır. Hatta kişisel sağlık ve özel yaşamla ilgili pek çok sorunun kaynağı olarak da çalışma hayatı gösterilmektedir: Stres, kalp hastalıkları, çocuklara zaman ayıramama, depresyon, tükenmişlik sendromu, işkoliklik, kariyer sorunları, vb. Her gün gazete ve haberlerde bu konular yoğun çalışmanın olumsuz bir şey olduğu vurgusu ile birlikte işlenmektedir. Yazar, bu noktada, esas sorunun çalışmanın kötü bir şey olması değil, kişilerin çalışmaya karşı tutumlarının kötü olması olduğunu vurguluyor. Bu nedenle, çalışma için daha iyi bir söyleme bir an önce geçilmesi gerektiğini belirtiyor. Sevdiği bir işi bulan bir insanın asla fazladan bir gün daha çalışmayacağını söyleten Konfuçyüs’ü da unutmamak gerekir.

İngiliz yazar Richard Reeves, ‘Çalışmak için yaşamıyorum, yaşamak için çalışıyorum.’ şeklinde birçok kişi tarafından kabul edilen bir bakış açısının aslında kişinin hayatını çalan esas nokta olduğunu açıklıyor kitabın ilk sayfalarında. Hatta iddialı bir şekilde, ‘Gerçek şu ki, yaşamak için çalışan insanların herhangi bir yaşamları yoktur.’ diye ekliyor (sayfa 15). Çalışma meseleleri üzerine yazan Al Gini’ye göre, her beş emekliden dördü, sevmediği bir işte çalışmaya devam etmeyi hayatının en büyük pişmanlığı olarak belirtmiş.

Yapılan araştırmalara göre, kişilerin geliri arttıkça mutluluk seviyeleri de artıyor; ancak bir noktaya kadar. Yazarın gözlemlerini aktardığı İngiltere’nin modern iş dünyasında pek çok kişi işte bu kritik seviyeyi geçmiş durumda. İşte bu nedenle, paranın da ötesinde çalışanları işyerlerinde mutlu edecek şey, anlamlı bir iştır. Pazartesiden Cuma’ya, düzenli olarak 9-5 çalışmanın, hatta bazen eve iş getirmenin aldığı zaman düşünüldüğünde bu anlam arayışının aslında ne kadar yerinde olduğu herkes tarafından kabul edilecektir. Kişinin yaptığı iş ve mesleği aslında zaman içinde ister istemez, o kişinin kimliğini belirleyen temel unsurlardan birine, bir etikete dönüşmektedir.

Endüstrileşmenin ilk başladığı yıllarda çalışma koşulları çok olumsuzdu. Bu durum da, doğal olarak çalışmanın kötü bir şey olduğu inancının bilinçaltına yerleşmesine neden oldu. Tüketimin artması ve arttırılması ile birlikte, çalışma faturaları ve diğer masrafları karşılamanın bir yolu olarak görülmeye başlandı. Bu noktadan sonra ise, üretmek ve çalışmak, bitip tükenmez talepler listesini karşılamanın bir yolu haline geldi.

Endüstriyel ekonominin doğuşu ve getirdiği düzen, çalışma ile ev arasındaki bağı koparmıştır. O döneme kadar, ev işlerini yapmakta daha aktif olan kadınlar, çalışma hayatına katılmaya başlamıştır ve işten eve geldiklerinde yine ev işi yapma sorumluluğu da onlarda olduğu için ev işlerini yaparlarken adeta ikinci bir işte çalışır gibi hissetmişlerdir. Zamana karşı yarışla yapılan üretim, ile Henry Ford ve Frederick Taylor gibi isimlerin bakışaçıları, işteki tüm anlamı alıp götürmüştür, çalışma ‘birşeyleri elde etmek’ için bir araç haline gelmiştir.

Çalışma insanın hayatına anlam katar; boş zamanını, hobilerini, yaşam biçimini işine göre şekillendirir ve daha da önemlisi kişi eğer çalışmayı sahip olduğu değerleri hayata geçirme fırsatı olarak görürse, işi tüm hayatı boyunca devam edecek bir sürece dönüştürür. Araştırmalar, insanların paraya ihtiyacı olmasa bile çalışmaya devam ettiklerini göstermektedir.

Kitabın üzerinde durduğu bir başka nokta da, yaşam boyu tek bir işte çalışmanın artık geçersiz kaldığıdır. Bu anlamda da, prestij hiyerarşisinde ilerlemeyi amaç edinen kariyer kavramı da güncelliğini yitirmektedir, önceden basamakları planlamak yerine artık ana göre hareket etmek ve o anın getirdiği fırsatlara göre karar vererek kişinin kendi yolunu belirlemesi revaçtadır. Bu nedenle de, çalışma yaşamı kişinin artık kendi kontrolü altındadır.

Çalışma, artık yaşam boyu süren bir kişisel gelişim serüvenine dönüşmektedir. Firmalar, eğitim ve gelişim programlarına her zamankinden daha yüksek bütçeler ayırmakta, çalışanlar da bunu talep etmektedir. Çünkü her iki taraf da, ancak bu programlar sayesinde kritik becerilerin ve yetkinliklerin güncelliğini koruyabileceğinin farkındadır. Kişinin bu beceri ve yetkinliklerini geliştirdikten bir süre sonra farklı bir araması kötü karşılanmamakta, tam aksine adeta teşvik edilmektedir. Yapılan iş sözleşmelerinin turu de modern iş dünyasında belirli süreliye doğru dönmektedir. Öğrenmeyi bilen çalışanların olduğu bir ortamda, deneyimden çok bu özellik çalışanların ise alınma sebebine dönüşmektedir. Öğrenme eğrisi, her zaman için bir eğri olarak tutulması gerekmektedir; aksi takdirde, eğri yerine düz bir çizgi oluşur, bu durumda da kişiyi challenge eden noktalar bitmiş demektir.

Pek çok firma, çalışmaya ayrılan saatlerin uzunluğunu ve yoğunluğunu gözönüne alarak artık “rahatlatıcı” bir iş ortamı sunmak için koşullarını yeniden şekillendirmektedir. Bazı firmalar çalışanları isteyken onların evlerinde yapılması gereken tamir ve bakım işlerini takip etmektedir, böylece o çalışanlarının izin alması nedeni ile yaşanacak kayıplar ve aksaklıklar önlenmiş olur. Bazı firmalar, çalışanlarının bebeklerini işyerlerine getirmesine izin vermektedir. İşyerlerindeki stantlardan tatil paketi satın alabilenler vardır. Bu tür uygulamalar, daha çok, çalışanlarını uzun vadede elinde tutmak isteyen ve işleri çalışanların getirdiği fikirler ve yeniliklere bağlı olarak ilerleyen teknoloji firmalarında on plana çıkmaktadır.

Çalışma aynı zamanda, insanların sosyal yönüne de hizmet eder. Birçok kişi en iyi arkadaşları ile işyerinde tanışmıştır, yine pek çok kişi işyerinden bir kişi ile evlenmiştir. İnsanlar işlerini değiştirseler de, çoğu durumda kurdukları sosyal ilişkiler devam etmektedir. İş ile kurulan ilişkiler, aynı zamanda gelecek bir tarihte gerekli olacak network için de gereklidir. İşyerindeki iletişimin getirdiği olumsuz unsurlardan bir tanesi de dedikodudur. Ancak, dedikodunun ortak yön duygusu ve ekip içi ilişkilerin kuvvetlenmesi gibi bazı yararları da yok değildir.

Yaşam giderek işyerine doğru kaymaktadır. Firmaların sağladığı kolaylıklar, aslında çalışanların iş dışındaki birtakım sorumluluklarını onlar yerine yürütmektedir. Bu durum da, çalışanın daha fazla zamanını işyerinde geçirmesine neden olmaktadır. Böyle bir ortamda da, çalışanın işyerinde eğlence aramasına sebep olmaktadır. Ancak eğlence ve ‘oyunun’ doğal şekilde ortaya çıkması gerekmektedir. Artık çalışma yaşam dengesi kavramı eski anlamını yitirmektedir. Firmalar, tüm bu olumlu havayı çalışanlarına sağlamakta, onlara bir anlamda ‘iyilik’ yapmakta ve onlardan da daha fazla zamanlarını işyerinde geçirmelerini istemektedir. Aslında, teknolojinin gelişimi ile birlikte, çalışanlar işyerlerinde olmasalar bile işteymiş gibi mobil olarak çalışmaya devam etmektedirler.

Belirli saatler arasında iş yapmaya zorunlu hissetmek aslında endüstrileşmenin getirilerinden biridir. Son zamanlarda, bu durumu kıracak yeni çalışma yöntemleri uygulanmaya başlandı. Her insanın gün içinde en verimli olduğu zaman diliminin farklı olduğu da göz önüne alındığında, belli saatler arasında iş yapmanın değil, tamamlanması gereken bir işin üzerinde çalışmak ama bunu yaparken de saatin kaç olduğunun öneminin olmadığı yeni bir düzene - esnek çalışma modeli - geçiş kaçınılmaz olmuştur. Bu düzende, gündüz market alışverişini yapabilir, çocuğunuzun okuluna gidip öğretmeni ile görüşebilirsiniz. Akşam ise normal çalışmanıza devam edersiniz, emaillerinizi cevaplarsınız. İşte bu yeni çalışma düzeninde yöneticilerin de kişileri yönetmek yerine işi ellerindeki plana göre yönetme becerileri bir anlamda challenge edilmektedir.

Kitap, 6 maddelik Yeni Çalışma Şartı ile son buluyor.

Happy Mondays: Putting the Pleasure Back Into Work
Mutlu Pazartesiler - Çalışmayı Zevke Dönüştürmek
Richard Reeves
2003
203 sayfa
goodreads

🌿 2013-2021   şimdi   kitaplık   thebookish.de